Günün Yazısı:Modern Sporda Yetenek Tartışması

Modern Spor Yeteneği Öldürüyor mu?
Sizce de günümüz sporu biraz fazla mı “mekanik” hale geldi?

Eski maçları hatırlayın; öngörülemeyen çalımlar, sahada tamamen doğaçlama yapan oyun kurucular, taktik tahtasına sığmayan o saf, asi yetenekler… Bugün ise sahada adım atılacak yerler bile metrekare metrekare hesaplanıyor. Sporcular artık birer sanatçıdan ziyade, kendilerine verilen yazılımı uygulayan kusursuz birer robota dönüşüyor.
Peki, modern sporun bu aşırı endüstriyel ve taktiksel hali, sporun ruhunu, yani saf yeteneği öldürüyor mu?

1. Taktik Tahtasının Esirleri

Modern futbolu Pep Guardiola, basketbolu ise Golden State Warriors’ın şut devrimi değiştirdi. Artık her şey veri, analitik ve geometri. Antrenörler sahada hata payını sıfıra indirmek istiyor. Bu durum takımları daha kompakt ve yenilmez kılsa da, oyuncuların yaratıcılık alanını daraltıyor.
Eskiden bir oyuncu içgüdüleriyle risk alabilirdi; bugün ise “Sistemin dışına çıktın, topu kaybettin” faturasıyla kulübeye çekiliyor. Yaratıcılık, yerini disipline ve ezbere bırakıyor.
2. “Atletizm” Yeteneğin Önüne mi Geçti?
Bugün bir sporcuda aranan ilk özellik ne kadar hızlı koştuğu, ne kadar yükseğe zıpladığı veya 90 dakika boyunca ne kadar mesafe kat ettiği. Fiziksel olarak birer canavara dönüşen bu yeni nesil sporcular arasında, saf yetenekli ama fiziksel olarak zayıf olan “romantik” yıldızlara yer kalmıyor.
Ronaldinho’nun o umursamaz ama büyüleyici estetiğini, Riquelme’nin ağır ama dahi oyun kuruculuğunu bugünün yüksek tempolu dünyasında görebilmemiz neredeyse imkansız. Çünkü artık sistem, yavaş olan her şeyi yutuyor.

3. Dijital Çağın “Copy-Paste” Sporcuları
Altyapılarda artık çocuklara “çalım at” denmiyor, “alanı kapat” deniyor. Bu durum, birbirinin aynısı, hata yapmayan ama heyecan da vermeyen tek tip bir sporcu jenerasyonu yaratıyor. Maç izlerken bizi ayağa kaldıracak o “beklenmedik anlar” giderek azalıyor.
Son Söz: Sistem mi, İsyan mı?
Kusursuz bir sistem size maçı kaybettirmemeyi, istikrarı garantileyebilir; ancak sıkışan bir oyunda o kör düğümü çözecek olan şey hala bir dâhinin öngörülemeyen yeteneğidir.
Hiçbir taktik tahtası ya da yapay zeka algoritması, bir sporcunun yeşil sahada veya parkede yazacağı doğaçlama bir şiiri hesaplayamaz. Biz robotların kusursuz senkronizasyonunu izlemek için değil, insanüstü anlara şahit olup büyülenmek için ekran başındayız. Sistem dünyayı yönetebilir, ama oyunu hala yetenek kurtarır.
Peki siz ne düşünüyorsunuz? Modern sporun bu mekanik hali seyir zevkini baltalıyor mu, yoksa seviyeyi yukarı mı taşıyor? 

Kaynak Taner Otlak bultenizmir.com

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:Göztepe’nin yeni nesli Avrupa yolunda

Bu hafta biraz gecikmeli olsa da Göztepe’nin gençlerini yazmak istedim. Göztepe U19 Takımı, Gençlik Ligi play-off finalinde Karadeniz temsilcisi Trabzonspor’u 3-1 yenerek Türkiye Şampiyonu oldu. Sarı-kırmızılılar, Avrupa’ya gitmeye hak kazandı. İzmir ve Türk futbolu açısından gurur dolu bir gelişme yaşandı. Göztepe, geleceğe dair umut verdi. Kağıt üzerine çok net olan skorun yanı sıra birbirinden özel oyuncuların yer aldığı ve ne yaptığını bilen bir takım vardı.

Göztepe’nin gençleri, Bursa’da Trabzonspor maçına final atmosferinden bir an olsun kopmadan başladı. Sarı-kırmızılılar, oyunu en iyi ve en dengeli şekilde oynamak için sahada ter döktü. Sarı-kırmızılılarda . Yusuf Ali’nin penaltı golüyle gelen avantaj olsa bile ilk yarı 1-1 bitti. Bursa’da ikinci yarı ise kıran kırana geçti. U19 Takımı telaş yapmaktan ziyade doğru zamanı bekledi. Yaşın önemi olmadan özgüvenli bir şekilde sahada mücadele eden bir ekip izledik. Üçüncü golle beraber ise İzmir temsilcisi şampiyonluğa uzandı.

Göztepe U19 Takımı’nın şampiyonluğunun yanı sıra benim dikkatimi çeken başka ayrıntılar oldu. Takımın tavrı, tutumu, vücut dili “tecrübesiz” olarak nitelendirilemeyecek kadar profesyonel duruyordu. Takımdaki birliktelik, beraber başarma arzusu, inatları, oyundan düşen arkadaşlarını dikkat çeken bir şekilde toparlamaları ve ayağa kaldırmaları ayrıca önem taşıyan şeyler oldu. Bu özellikler, genç takım düzeyinde her daim görebileceğimiz görüntüler değil.

Geçtiğimiz günlerde Göztepe U19 Takımı kaptanı stoper Efe Can Mete ile özel röportajımız için bir araya geldik. Bu takımın Avrupa’da İzmir’i, Göztepe’yi ve Türkiye’yi temsil etme nedeni ise daha anlaşılır oldu. Kaptan Efe, ezber cümleler kurmadı. Ne söylediğini bilen, sakin ve ağırbaşlı bir kaptan gördüm. Göztepe’yi, takım arkadaşlarını ve futbolun o heyecanını gerçekten yaşayan bir kaptan  hissiyatı verdi bana. Liderlik veya öncülüğü duruşu ve tavrı ile yapan genç bir oyuncunun aktardıklarını dinledim. Özellikle şampiyonluk maçının 73. dakikasında kaleci ile çarpıştığı pozisyonun ardından hastaneye kaldırılan ve sonrasında “Göztepe bu, her şeyi yaşayacaksın” sözleriyle bu başarının tesadüf olmadığını gösterdi. Savunma oyuncusu ve kaptan olarak takımının da aynı karakteri göstermesini sağladı. Tekniğin ötesinde olan özellikleri Göztepe’nin U19 gençleriyle izledik.

Bu takım UEFA Gençlik Ligi’nde belki de adım adım ilerleyecek. Avrupa’nın en büyük akademileri ve futbolun lokomotif ekipleri ile karşı karşıya gelecek. İzmir’de büyüyen ve yetişen gençler, Avrupa’nın öncü futbol kulüplerine kafa tutacak. Taraftarın ve camianın bu başarıya sevindiği kadar üzüldüğü bir diğer durum ise altyapı tesisleri. Kusursuz şartlarda yetişmeyen gençler bir açıdan eksikliklerin içinden çıkmayı başardı. Uzun yıllardır konuşulan altyapı sorunlarına rağmen Avrupa’ya gidenler ağabeyleri değil, gençler oldu. Bu başarı sonrası taraftalar elbette sessiz kalmadı. “Göztepe tesisini istiyor” diyerek kıymetli bir çağrı yaptılar. Gençlerin Avrupa bileti, yatırım yapılması gereken bir geleceğin olduğunu gösterdi.

Göztepe’nin elinde çok değerli bir jenerasyon var. Kısa bir süre içinde A Takım’da düzenli forma bulacak ve hedeflerine ulaşacak pek çok futbolcu göreceğiz belki de. Birçok kulüp, birçok spor otoritesi altyapıdan bahsetse bile ülkemizde sürdürülebilir kalmayan bu yapının İzmir ve Türk futbolu için ne kadar değerli olduğu çok açık. Belki Göztepe’den bu sefer Brezilyalı değil, Türk oyuncuları Avrupa’ya transfer olurken göreceğiz. Tüm bunların yanı sıra bir gün Milli Takım’da izleyeceğimiz çocuklar var bu grubun içinde. Genç oyuncuların Göztepe kültürü altında tesise de, çalışma planına da sahip olması çok önemli. Büyük bir camianın ve kültürün içinde yetişen ve potansiyel barındıran genç oyuncuların aidiyeti ve birliktelik isteği köreltilmemeli. Bursa’daki finalle beraber tam da bunu izledik.

Kaynak Aslı Coşar Yenigün Gazetesi

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:Göztepe yine rahat bırakmıyor

“Göztepe bu her şeyi yaşayacaksın” cümlesinin her harfiyle doğruluğunu ve etkisini gösterdiği bir haftadan geçiyoruz. Dün Ziraat Türkiye Kupası Yarı Final karşılaşmasında Göztepe’nin eski oyuncusu Junior Olaitan’ın penaltı yaptırmasının ardından adeta yıkıldı. Tümosan Konyaspor, Enis Bardhi’nin 90+7. dakikada bulduğu golle adını finale yazdıran isim oldu. Anadolu temsilcisi 9 yıl sonra Ziraat Türkiye Kupası için ateşi yaktı. Diğer yanda ise Göztepe için dramatik senaryo, ihtimaller silsilesi tekrar baş gösterdi.

İzmir’i Trendyol Süper Lig’de en iyi şekilde temsil etmeye çabalayan sarı-kırmızılılar, geçtiğimiz hafta zorlu Karadeniz deplasmanında son anda 2 puan bıraktı. Karşılaşma boyunca dikkat çeken ve iyi seviyede top koşturan Göztepe uzatma dakikalarında ağlarında gördüğü golle yine şaşkınlık yaşadı. Göz-Göz, 1 puanla direkt rakibi Başakşehir’in bir basamak önüne geçmeyi başardı ve beşinci sıraya konumlandı. Göztepe beşincilik hesabı yaparak UEFA Konferans Ligi’ne gitmenin hesabını yaparken dün oynanan Beşiktaş-Tümosan Konyaspor maçının ardından acıklı olasılıklar gün yüzüne çıktı. “Son 2 maçı da kazan ve Avrupa’ya git” hedefi Göztepe için yeterli olmayacak.

Göztepe için Avrupa hayali her zaman masada. O hayal, bu sezonun ilk yarısı kadar net ve parlak görünmese bile bu hedef, sadece puan tablosu olmanın dışına çıktı. Son iki haftada herkes birbirinin ihtimaline, maçına, averajına ve fikstürüne göz atıyor. 
Göztepe için tablo ilk bakışta umut vaat etse dahi artık meselenin beşinci olmaktan dışarıda yer alıyor. Çünkü Ziraat Türkiye Kupası’ndaki dengeler, bütün hesapları altüst etti. Tümosan Konyaspor’un finale çıkmasının ardından Ziraat Türkiye Kupası Yarı Final 13 Mayıs günü oynanacak Natura Dünyası Gençlerbirliği-Trabzonspor maçı, Göztepe için kritik önem taşıyacak. İşin adeta acıklı ve dramatik tarafı tam da bu noktada başlayacak.

Sezona haftalarca ve aylarca beşincilik hedefiyle devam eden Göztepe, bambaşka bir matematiğin içinde hapsolmuş durumda. 
Bütün hesaplamaların yanında sezon boyu yarışın dışında gibi duran Samsunspor da kağıt üzerinde Avrupa yarışına dahil olmuş halde. Geride kalan hafta Galatasaray’ı evinde ağırlayan ve 4-1’lik galibiyetle özgüven depolayan Samsunspor, Göztepe ve Rams Başakşehir’in son iki haftada yaşayacağı olası mağlubiyet ve puan kayıplarında kendisini Avrupa denkleminde bulacak. Kısacası bu sezon UEFA Konferans Ligi için verilen yarış, çılgın bir hesaba döndü.

Bir hafta net olan hedefler, bir hafta sonra sıkışmışlığın içine giriyor. Göztepe için mesele ise hiçbir zaman sadece kazanmak olmuyor. Bu sezon Göz-Göz’ün yazdığı hikaye, esasında bu hesaplamalara ve sürprizlere uyum sağlıyor. İzmir ekibi bu sezon sezonu tam anlamıyla düz bir çizgide geçiremedi. Transferler, ara dönemde gelenler, yeri dolanlar veya dolmayanlarla gelecek sezonun planlamasına dair net mesajlar verildi. Tüm bunların yanı sıra Göztepe’de saha içi kadar saha dışında zaman zaman tansiyon yükseldi. Tribünler belirsizliğin içinde haftalar geçirdi. Ve şimdi de Avrupa için akıl yakan bir sürece girildi.

Göztepe için bu hafta Gaziantep FK maçı harici akıllarda tek bir düşünce olmayacak. Puan hesapları bitmeyecek. İhtimaller sona ermeyecek ve taraftarların inancı azalmayacak. Göztepe taraftarları, son düdük çalana kadar takımlarına destek olmanın planlarını yapmaya hazırlanıyor. Belki de hepimizin ortak hissiyatı aynı. Göztepe’nin insanı içine çeken özelliği, hiçbir zaman rahat bırakmaması. Tarihini kolay yazmayan ve uzun yıllardır zorluk yaşayan kulüpte Avrupa hedefinin de kolay olması beklenmiyor. Futbol ve Göztepe ise tam da böyle bir his işte. Kalan son iki haftada kalp çarpıntısı yaşatacak bir sezon geride kalacak. 
Göztepe yine bu sezon her şeyi yaşatacak.

Kaynak Aslı Coşar Yenigün Gazetesi

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:Göz Göz son düzlükte

Bazı sezonlar başında kurulan hayallerle değil, sonunda verilen mücadeleyle hatırlanır. Göztepe için 2025–2026 sezonu da tam olarak böyle bir hikâyeye dönüşmüş durumda… İşte sezonun öyküsü…

Sezonun başında Göztepe için beklenti netti: istikrarlı bir oyun, güçlü bir iç saha performansı ve hedefe oynayan bir takım kimliği. Özellikle taraftarın yeniden sahayla kurduğu bağ, bu sezonun farklı geçeceğine dair güçlü bir işaret olarak görülüyordu. Gürsel Aksel Stadyumu, yalnızca bir maç sahası değil, aynı zamanda bir itici güç haline gelmişti.

Nitekim sezonun ilk bölümünde bu beklentilerin karşılık bulduğu anlar da oldu. Göztepe, özellikle iç sahada sergilediği dirençli oyunla rakiplerine kolay geçit vermedi. Taraftar desteğiyle birlikte sahada daha cesur, daha mücadeleci bir takım görüntüsü ortaya koydu. Bu süreçte yakalanan yenilmezlik serisi, Göztepe’nin sezon boyunca üst sıralar için yarışabileceğinin sinyallerini veriyordu.

Ancak futbol, yalnızca başlangıçlarla değil, süreç yönetimiyle kazanılan bir oyun. Sezon ilerledikçe Göztepe’nin en büyük sınavı da burada başladı. İç sahada kurulan üstünlük, deplasman performansıyla desteklenemediğinde denge bozuldu. Üstelik iç sahada da yaşanan kırılmalar, sezonun genel hikâyesini doğrudan etkiledi.

18 Nisan Cumartesi günü oynanan son karşılaşma, bu sezonun adeta bir özeti gibiydi. Mücadele var, direnç var, ancak sonuç kısmında aynı netlik yok. Bu durum Göztepe’yi sezon boyunca tekrar eden bir gerçekle yüz yüze bırakıyor:
Bu takımın potansiyeli var, ama o potansiyel her zaman sonuca dönüşmüyor. Kocaelispor ile deplasmanda 1-1 berabere kaldı.

hesap.com Antalyaspor, Trabzonspor, Gaziantep FK ve Samsunspor maçları ile sezonu tamamlayacak.

Bugün gelinen noktada Göztepe’nin önünde yaklaşık 4 maçlık kritik bir periyot bulunuyor. Bu maçlar yalnızca puan tablosunu değil, sezonun nasıl hatırlanacağını da belirleyecek. Çünkü bazı sezonlar alınan galibiyetlerle değil, kaçan fırsatlarla hafızalara kazınır.

Göztepe’nin iç sahadaki son performansı ise sezonun kırılma noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Gürsel Aksel Stadyumunda oynanan son maçlarda sarı-kırmızılı ekip; Zecorner Kayserispor ve İkas Eyüpspor karşısında golsüz beraberlikler alırken, Corendon Alanyaspor ile 2-2 berabere kaldı. Bu serinin ardından iç sahadaki ilk yenilgisini Galatasaray karşısında 3-1 lik skor ile yaşayan İzmir temsilcisi son olarak Kasımpaşa ile 3-3 berabere kalarak galibiyet hasretini sürdürdü. Bu süreçte 6 gol atıp 8 gol yemesi, takımın hücum üretkenliğine rağmen savunma zaaflarının belirleyici olduğunu gösteriyor.

Sezon genelinde Göztepe’nin en belirgin problemi, maçları koparamamak oldu. Öne geçilen ama kazanılamayan karşılaşmalar. Beraberliğe razı olunan anlar. Son dakikalarda kaybedilen puanlar…

Bu detaylar tek tek bakıldığında küçük gibi görünebilir. Ancak bir sezonun kaderi çoğu zaman bu “küçük anların” toplamından oluşur. Ve Göztepe bu sezon, o anları yeterince lehine çeviremedi.

Burada teknik ve taktik açıdan da önemli bir başlık var. Göztepe’nin zaman zaman oyunu kontrol etmekte zorlanması, özellikle skor avantajını koruma noktasında yaşanan problemler, takımın istikrarlı bir çizgi yakalamasını engelledi.

Modern futbolda yalnızca öne geçmek yetmez; o skoru yönetebilmek de en az onun kadar kritik…

Öte yandan bu sezon tamamen kayıp bir hikâye de değil. Çünkü Göztepe’nin ortaya koyduğu mücadele, saha içindeki direnç ve zaman zaman yakaladığı oyun kalitesi, doğru dokunuşlarla çok daha yukarı taşınabilecek bir potansiyele işaret ediyor.

İşte bu yüzden kalan haftalar sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Bu maçlar, gelecek sezonun temelini oluşturacak.

Hangi oyuncular bu yapının parçası olacak? Hangi oyun anlayışı devam edecek? Hangi hatalardan ders çıkarılacak? Bu soruların cevapları, sezon bittikten sonra değil, aslında şu an sahada yazılıyor.

Futbolun en çarpıcı tarafı şudur: Bazen bir sezonun değeri, bitiş sıralamasıyla değil, bıraktığı izlerle ölçülür. Göztepe için artık mesele sadece puan değil, nasıl bir takım olduğu ve nasıl bir takım olmak istediği. Çünkü bazı sezonlar hedefe ulaşılsa bile eksik kalır. Bazıları ise hedef kaçsa bile. geleceğin temelini atar. Ve Göztepe şu an tam olarak bu iki yolun kesişiminde duruyor.

Ve belki de en önemlisi: Hikaye henüz bitmiş değil.

Kaynak Ömre Bedel Sonmühür

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:GOLLERİN ADAMI, GERÇEKLERİ KONUŞTU

Bir futbolcu düşünün.

Burak Yılmaz..

Beşiktaş…
Fenerbahçe…
Trabzonspor…
Galatasaray…

Dört büyük kulübün formasını giymiş.

Sadece forma giymek değil…
Gol atmış.
İz bırakmış.
Taraftarın hafızasına kazınmış.

600’den fazla maç…
270’in üzerinde gol…
Süper Lig’de 180’den fazla gol…

Tam 77 kez A Milli takım formasını giymiş.
Ve milli takımda 31 gol…

Bu rakamlar tesadüf değildir.

Bu rakamlar, bir kariyerin değil…
Bir emeğin özetidir.
Başarılı bir futbol öyküsünün kısa bir özetidir.

Bir de Avrupa var…

Fransa’da Lille OSC ile şampiyonluk…
Lille’de 73 maçta, 25 gol attı…
Biz değil ama Fransızlar heykelini dikti.

Kolay mı?

Değil.

Ama Burak Yılmaz kolay yolu hiç seçmedi.

Sahada mücadele etti.
Gol attı.
Sorumluluk aldı.

Ve 2023’te futbolu bıraktı.

Ama görünen o ki…

Sahadan çıktı, sistemin içine girdi.

Şimdi teknik direktör.

Ama bu kez rakibi sadece takım değil.

Sistem.

Hakem kararları…
Federasyon…
Kurullar…

Ve o çıkıyor, açık açık konuşuyor:

“Bu düzen böyle gitmez” diyor.

Gaziantep FK’nın başında…

Bir maç sonrası…

İstifa ediyor.

Ama aslında istifa sadece görevden değil.

Bir düzene itiraz.

“Doğrandık” diyor.
“Hak yendi” diyor.
“Bu hakemlerle olmaz” diyor.

Ve en ağır cümleyi kuruyor:

“Büyükler korunuyor…”

Türkiye Futbol Federasyonu…
Merkez Hakem Kurulu…

Bu kurumlar güven vermiyorsa…

Sahada oynanan futbol ne kadar adil olabilir?

Bir takım kazanır…
Bir takım kaybeder…

Ama herkesin içine sinmesi gerekir.

Bugün sorun tam da bu:

Kimse içine sindiremiyor.

Burak Yılmaz bir şey daha söylüyor:

“Şampiyon olanın da içine sinmez, düşenin de…”

İşte asıl cümle bu.

Çünkü adalet…

Sadece kaybedenin değil,
kazananın da vicdanında ölçülür.

Türk futbolu bugün golü değil, hakemi konuşuyorsa…

Orada sorun vardır.

Ve o sorunu artık sadece taraftar değil, sahanın içinden gelenler de haykırıyorsa…

Kulak vermek gerekir.

Belki Burak Yılmaz yalnız değil.

Belki herkes aynı şeyi düşünüyor…

Ama herkes söyleyemiyor.

O söyledi.

Bedelini de ödedi.

Diyeceğim odur ki:

Bir ülkede futbol adaleti tartışılıyorsa… Orada sadece maçlar değil, güven de kaybediliyordur.
Üç maymunu oynayan beyzadelere sesleniyorum.
Umarım ve dilerim ki Burak Yılmaz’ın konuşmalarından sonra siz de sesinizi yükseltirsiniz.
Mahkemelerde adalet kalmadı.
Futbolda da…

Kaynak Atila Sertel Sonmühür

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:DÜDÜK BİZDE DEĞİL

İnanın…
Duyunca üzüldüm.

Ama öyle sıradan bir üzüntü değil bu.
İnsanın içine oturan,
“Biz ne ara buraya geldik?” dedirten bir üzüntü…

Türk futbolu adına üzüldüm.
Türkiye Futbol Federasyonu adına üzüldüm.
Merkez Hakem Kurulu adına üzüldüm.
Hatta Gençlik Ve Spor Bakanlığı adına bile üzüldüm.

Çünkü ortada basit bir eksiklik yok…
Ortada itibar kaybı var.

A Milli Takımımız büyük bir başarıya imza attı. Gurur duyduk. Dünya Kupası’na gidiyoruz.

Ama…

Dünya Kupası’nda düdük çalacak
tek bir Türk hakem yok.

Evet…
Yanlış duymadınız.

Somali’den var…
Moritanya’dan var…
Katar’dan var…
Suudi Arabistan’dan var…

Ama Türkiye’den yok.

Futbol ülkesi diye övünen Türkiye’den…
Yok!

Oysa bir zamanlar…

Biz sadece futbolcu göndermiyorduk dünyaya.
Hakem gönderiyorduk.

Doğan Babacan…
1974 Dünya Kupası’nda düdük çaldı.
Sadece düdük çalmadı…
Türkiye’nin adını sahaya yazdı.

Sulhi Garan…
1960 Roma Olimpiyatları’nda görev aldı.
İlk FIFA kokartlı hakem olarak kapıyı dünyaya açtı.

Cüneyt Çakır…
Şampiyonlar Ligi yarı finalleri…
Dev maçlar…
Dünya Kulüpler Kupası finali…

Dünya onu tanıdı.
Biz onunla gurur duyduk.

Peki bugün?

Bugün biz ne yapıyoruz?

Hakemi tartışıyoruz.
Hakemi yuhalıyoruz.
Hakemi hedef gösteriyoruz.

Yetmiyor…

Sistemi bozuyoruz.
Kuralları eğip büküyoruz.
Güveni yerle bir ediyoruz.

Sonra da dönüp soruyoruz:“Niye Dünya Kupası’nda Türk hakem yok?”

Hakem yetiştirmek sadece düdük vermek değildir.

Hakem yetiştirmek;
güven vermektir.
itibar kazandırmaktır.
uluslararası arenada arkasında durmaktır.

Ama biz ne yaptık?

Hakemi yalnız bıraktık.
Her hatasında linç ettik.
Her kararında kulübü, siyaseti, baskıyı sahaya sürdük.

Sonuç?

Hakem var…
Ama güven yok.

Kokart var…
Ama itibar yok.

İsim vermeye gerek yok…

50 metreden, ceza sahasına bile girmeden penaltı çalıyorsan…
Topa temas varken “devam” demen gerekirken düdüğü basıyorsan…
Sarı kartlık pozisyonda kırmızıyı es geçip, kırmızılık pozisyonda sarıya kaçıyorsan…
VAR’da oturup “bana ne” diyorsan…

Size kim güvensin?
Sizi kim çağırsın?

En acısı ne biliyor musunuz?

Biz artık karşılaştırmayı bile yanlış yapıyoruz.

Eskiden Avrupa ile yarışırdık.
Bugün…

Adını futbol haritasında yeni yeni duyduğumuz ülkelerle kıyaslanıyoruz.

Bu, sadece futbolun değil…
bir ülkenin aynasıdır.

Düdük sadece sahada çalınmaz.

Düdük…
Adalette çalar.
Güvende çalar.
Sistemde çalar.

Eğer o düdük sizde değilse…
Maçı da siz yönetmezsiniz.

Diyeceğim odur ki:

Biz hala oyundayız sanıyoruz…
Oysa çoktan oyunun dışına itilmişiz.

Kaynak Atila Sertel Sonmühür

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:Spor Kenti İzmir

Zamanımızın en popüler müsabaka sporu futbol şüphesiz. Ansiklobedik bilgiye göre, ilk kez M.Ö. 200 -300 yıllarında Çin’de cuju (Çince tekmelemek demek) tekme topu adı altında, askeri eğitimin bir parçası olarak, bu günkü futbola benzer bir oyun oynandığı kayıt altına alınmış. Cuju bu günkü futbola benzetilse de, aslında basketbol, futbol, voleybol karışımı bir oyun olduğu antik bilgiler arasında.

Ming hanedanı zamanında ( 1368-1644 ) cuju, bizde ikinci Abdülhamit döneminde olduğu gibi yasaklanıyor. Çin’de çok uzun yıllar unutulup giderken, bizde ise ikinci meşrutiyetin (1908 ) serbestisi ile tekrar oynanmaya başlıyor.

Osmanlı döneminde, Türkiye’de ilk kez futbol, İzmir’de Bornova’da 1877 yılında oynandığı, 1890’lı yıllara gelindiğinde ise Türklere yasak olması nedeni ile Giraud, Whittal, Charnaud vs. gibi levanten ailelerinin öncülüğünde turnuvalar düzenlendiği bilinmektedir. Hatta Bornova ordu evi karşısında “Türkiye’de ilk futbol oyunu 1877 yılında burada oynanmıştır” ibaresi ile bir futbolcu heykeli bile vardır.

Böylece modern zamanlarda 1848’de İngiltere’de dünyada ilk kez futbol oynanmasından 29 yıl sonra İngiliz ailelerce futbol Türkiye’ye de ilk kez İzmir’imizden girmiş oluyor.

İzmir’in ilk futbol antrenörü La Fontain, 1889’da İstanbul’a giderek orada futbolu yine İstanbul’daki yabancılarla organize etmeye çalışıyor, dediğim gibi 1908’e kadar Türklerin futbol oynaması yasak. Hatta İstanbul’da kurulan ilk futbol kulübü “Black Stocking” İngilizce ismiyle yabancı kulüp görüntüsünde 1899 (bir söyleme göre 1901) yılında kuruluyor, ancak ömrü 3 – 4 ay oluyor, tekrar padişah ikinci Abdülhamit tarafından kapatılıyor. 

Daha sonraları 1905’de Galatasaray, 1907’de Fenerbahçe, 1910’da Beşiktaş, 1912’de Karşıyaka, 1914’de Altay, 1923’de Altınordu, 1925’de Göztepe, 1928’de Buca spor kulüpleri kuruluyor. 1923’de de Türkiye Futbol Federasyonu oluşturuluyor.

1930’lu yıllarda üç kulübün üç büyük futbolcusu unutulmazlar arasında; Altınordulu Sait, Altaylı Vahap, Göztepeli Fuat. Hatta 1934’de soyadı kanunu çıkınca bu üç futbolcu kulüplerinin ismini soyadı olarak almışlardır.

Üç haftadır köşe yazılarım İzmir’de – Türkiye’de sporun özelliklede en popüleri futbolun geçmişi konusunda (bu yazı da) oldu. 2021’de APİKAM’ın hazırlığını ve projesini yaptığı, ancak kovid pandemisi nedeni ile proje aşamasında kalan, çok emek verilmiş bir projeyi anımsamam bu konuda yazmamın nedeniydi.

“Kent ve spor” konseptli bu proje için kentimizden sergilenmeye değer bin 500’den fazla obje de toplanmıştı. Öğrendiğime göre toplanan bu objeler, maalesef proje yapılmadığı için sahiplerine iade edilmiş. Ancak böylesi bir proje yeniden yapılırsa obje sahipleri bunları tekrar APİKAM’a vereceklerini ifade etmiş. Bu objelerin sahipleri biliniyor, hatta bunları bugün daha da arttırmak mümkün olacaktır.

Bu objeler, İzmir’imiz, spor dünyası için çok önemli objeler. Örneğin Vahap Özaltay’ın Türk futbol tarihinde bir dönüm noktası olabilecek “futbol nasıl oynanır” el yazması kitabı, modern futbolu öğreten ve bu konuya kuramsal yaklaşan ilk kitap olduğu ifade ediliyor. Çok çeşitli orijinal fotoğraflar, kupalar, 1968 ilk Federasyon Kupası, at yarışlarından kırbaç ve kupalar, fuar kupaları, Akdeniz Oyunları’nın orijinal bayrakları vs. vs. 

Ayrıca spor kulüplerimizin kendi müzelerinde sergiledikleri birçok obje “kent ve spor” konseptli bir müzede sergilenmesi ve tüm halkımızın beğenisine sunulması kentimizin bir başarısı olacaktır.

İzmir Kalkınma Ajansı’mızın bu tür sosyal projelere de kaynak ayırabilecek olması, kaynak sıkıntısı problemini çözebilecektir.

İZVAK ve kentin diğer spor dinamiklerinin ticaret, sanayi odalarımızın destekleri ve İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün organizasyonu ile bu projenin gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktur.

Spor müzemiz için uygun bir bina bulunduğu takdirde ve İzmir Büyükşehir Belediyemizin bu projeyi benimseyip kucaklaması ile “un var, yağ var, şeker var” bir tek helvayı yapıp İzmirliye, ülkemize sunmak kalıyor.

Ne dersiniz İzmirli hemşehrilerim?

Kaynak Enver Olgunsoy 9 Eylül Gazetesi

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:İzmir, spor müzesini istiyor

Levant’ın yıldızı, ilklerin şehri İzmir için, sayın Günver Güneş “modern sporların İzmir’e girişi” isimli kitabında şöyle diyor;

“İzmir’de yaşayan insanlar hangi topluma mensup olursa olsun genelde çok rahat ve sakin bir yaşam sürdürmüşlerdir. Bu birlikteliğin ve kültürel zenginliğin sonucu İzmir tüm Osmanlı şehirlerinin en batılısı en moderni olarak yükselirken birçok sosyal, siyasal ve kültürel etkinliğe de öncülük etmiştir. O yüzden modern sporların ilk kez imparatorluk içinde bu şehirde görülmesi yadırganmamalı, sürpriz sayılmamalıdır.”

Ve sonra da kitabında İzmir’imizin ilklerinden, Osmanlıya ilk kez gelen modern sporların nasıl İzmir’de öncelikle Levantenler, Ermeniler, Rumlar tarafından, sonra da Türkler tarafından düzenlenen yarışmalarla ülkemize girdiğinden söz ediyor. 1850–1922 yılları arasındaki spor etkinliklerinden söz ediyor.

*

Sporla yakın tarihimizle ilgilenenlere bu kitabı önerirken, İstanbul’un İzmir kıskançlığını bir kez daha gözler önüne serildiğini, modern sporların ilk görüldüğü şehir İzmir olmasına rağmen, nasılda İstanbul’a mal edilmek istendiğini hayretle göreceklerdir.

Örneğin Osmanlı imparatorluğunun, çeşitli kentleri içinde at yarışları etkinliklerinin başlaması şerefi İzmir’imize aittir. 1840’lı yıllarda belli bir program olmaksızın başlayan at yarışlarının, resmi olarak ilk kez 1849 yılında Sultan Abdülmecid’in İzmir ziyareti sırasında programlı olarak İzmirli Levanten ailelerce yapıldığı kayıtlarda vardır. Hatta Sultan Abdülmecid ecnebilerin arasında neden Türkler de yok diye kızarak, her sene İzmir koşuları için hazineden kaynak aktarılmasını sağlamış, mevcut at yarış programlarına “Sultan koşusu” adı altında bu koşu da ilave edilmiştir. Sultan koşusu Osmanlı hanedanlığının kaldırıldığı tarihe kadar sürdürülmüştür. 1850 yılında İzmir’e gelen ünlü Fransız şair Lamartine’nin karısının büyük bir bağışı ile İzmir’in ilk hipodromu inşa edilmiştir. Türkler 1885 yılında at yarışlarında ilk kez boy göstermiş sonrası da ilerleyen yıllarda Türk yarışçıları hakim olmuşlardır.

*

Yine bir ilk 1885 yılında Osmanlının şeytan icadı dediği “şeytan arabası” yarışmaları İzmir’de yapılmıştır. “Volespit” denen ilk bisiklet yarışları da önceleri atletizm müsabakalarından sonra yapılmasına başlanmış, sonrası resmen başlı başına Osmanlı devletinde ilk bisiklet yarışları 23 Nisan 1893’de Bornova da düzenlenmiştir.

Yine Türkiye’de ilk atletizm yarışlarının İzmir’de yapıldığını biliyoruz. 1892 yılında Buca’da at koşu pistinde “insan koşusu” adı altında ahaliye duyurulan bu yarış ilk atletizm yarışması olarak bilinmektedir. Sonra giderek atletizm tüm dalları içerecek şekilde gelişmiştir. 

*

Ülkemizin güreş, cirit, okçuluk gibi geleneksel sporlarının ötesinde modern sporların (atletizm, bisiklet, at yarışları, tenis vs.) Türkiye’ye ilk giriş kapısı İzmir’imiz olmuştur.

İzmir’imiz bu özelliğini bir spor müzesi ile taçlandırılmasının gereğine inananlardanım. Böylesi bir çalışmanın Apikam tarafından yapıldığını biliyorum. Ancak maddi olanaksızlıklar nedeni ile maalesef gerçekleştirilemedi.

*

İlklerin şehri İzmir’imiz bir spor müzesini hakkediyor. Büyükşehir belediye başkanımızı, İZVAK’ı, milli olimpiyat komitesine seçilen eski futbol federasyon başkanımız sayın Mahmut Özgener’i ve de tabii ki İzmirli sporseverleri, İzmir spor müzesini elbirliğiyle gerçekleştirmeye çağırıyorum.

Kulüplerimizin kendi müzelerinde sergiledikleri değerleri de bu müzede birleştirerek, halkımıza tüm bu değerleri tek merkezde sunmak mükemmel olacaktır kanımca.

Haydi İzmir, haydi İzmirli spor severler.

Kaynak Enver Olgunsoy 9 Eylül Gazetesi

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:BİR LİG, İKİ DÜNYA

Göztepe – Fenerbahçe bütçeleri üzerinden Süper Lig gerçeği.
Süper Lig’e “lig” diyoruz ama gerçekte aynı sahada oynayan iki ayrı ekonomik evrenden söz ediyoruz.
Bir tarafta milyarlarla ifade edilen bütçeler, öbür tarafta ayakta kalma mücadelesi veren kulüpler…

Bugün bu farkı iki isim üzerinden konuşalım:
Göztepe – Fenerbahçe

Rakamlar konuşsun

Türkiye Futbol Federasyonu’nun belirlediği harcama limitleri bile tek başına tabloyu anlatmaya yetiyor:
• Fenerbahçe: Yaklaşık 6 milyar TL
• Göztepe: Yaklaşık 1 milyar TL

Arada 6 kata yakın bir fark var.
Bu, “daha iyi kadro” meselesi değil; bu, başka bir lig oynama meselesi.

Bir de futbolcu maaşlarına bakalım:
• Fenerbahçe: Yıllık 100 milyon Euro’nun üzerinde
• Göztepe: Yaklaşık 8–9 milyon Euro

Yani Fenerbahçe, bir sezonda, Göztepe’nin 10–12 yılda harcayacağı futbolcu maaşını ödüyor.

Cevap sahada değil.
Cevap bütçede.

Dedik ya; bütçelerde 6 kat fark var.
Fenerbahçe’nin bir yılda ödediği futbolcu maaşı,
Göztepe için 12 yıllık futbolcu maaşına eşit.

Ve bütün bunlara, hakemlerin koruyup kolladığı düzenin gölgesi de eklenmişken…

İzmir’in takımı Göztepe, İstanbul’da söke söke bir puanı alıp dönüyor.
Hatta galibiyeti kaçırdığına hayıflanıyor.

Dahası…
Bu bütçe farkına rağmen ligde tablo ortada; Fenerbahçe: 43 puan ile ikinci sırada, Göztepe 36 puan ile dördüncü sırada.

Bu tablo tesadüf değil.
Bu, aklın, emeğin ve inancın tablosu.

Göztepe’nin mücadelesi, Fenerbahçe’yi yenmekten çok daha fazlası. Bu, sisteme karşı ayakta kalma mücadelesi.
• Altyapıyla direnmek
• Akıllı transferle tutunmak
• Borca batmadan ligde kalmak

Geçmişte her sezon “kümede kalmak” hedefiyle başlayıp,
tribünde “şampiyonluk” hayali kuran, Avrupa yolunu zorlayan bir şehirle yürümek…

Teknik adamından futbolcusuna,
vefalı taraftarından yönetimine kadar Göztepe camiasının tamamı alkışı hak ediyor.

Bu kolay bir hikaye değil.
Ama gerçek bir hikaye.
Birliğin, başarının ve bir kentin hikayesi.

Asıl soru şu

Bu lig gerçekten rekabetçi mi?
Yoksa her sezon başında sonucunu aşağı yukarı bildiğimiz
bir senaryoyu mu izliyoruz?

Eğer bütçe farkları bu kadar açıksa…
Eğer büyükler her yıl daha da büyürken, diğerleri hayatta kalma mücadelesi veriyorsa…

O zaman mesele futbol değil,
ekonomik adalet meselesidir.

Son söz

Fenerbahçe’nin bütçesiyle şampiyonluk kovalamak elbette başarıdır.
Ama Göztepe’nin o bütçeyle ligde kalması, yetmeyip Avrupa hedefini önüne koyması, en az o kadar büyük bir başarıdır.

Ve belki de bu yüzden
bazı galibiyetler tabelada değil,
onur hanesinde yazılır.

Göztepe, bu onurlu mücadelesini
taraftarının içeride, dışarıda verdiği büyük destekle sürdürüyor.

Yazıyı, Göztepe’nin fanatik taraftarı,
Emekli Tekel Bölge Müdürü Niyazi Şehitlioğlu abimin sözüyle bitirelim:

“Yürü be Göztepe!”

Kaynak Atila Sertel Son Mühür

Kerim Küçük.

Günün Yazısı:Bu Bir Maç Değil, Organize Alçaklıktır

Dün Arabica Coffee House Kadınlar 1.Lig A Grubu 17.Hafta Manisa’da oynanan Vestel Manisa BBSK–Endo Karşıyaka maçı, spor tarihine bir karşılaşma olarak değil, bir skandal olarak geçti. Maç sabahı alınan “taraftar yasağı” kararıyla başlayan garabet, ikinci sette Manisalı yöneticilerin sahaya inmesi, Karşıyaka yöneticilerine fiili saldırı girişimi ve salon içinden kadınlara atılan şişeler ile hoparlörden edilen küfürlerle tam anlamıyla bir rezalete dönüştü.

Burada hedef açık: Karşıyaka.

Sahaya giren yöneticiler, saldırıya yeltenen güruh, yayını kesen kulüp kanalı ve küfürlü anonslara göz yuman organizasyon… Bunların hiçbiri “anlık öfke” ya da “talihsiz olay” diye geçiştirilemez. Bu, organize bir kontrolsüzlük ve açık bir güvenlik zafiyetidir.

Türkiye Voleybol Federasyonu artık susamaz.

Eğer bir kulübün yöneticisi sahaya girip rakip takım yöneticisinin üzerine yürüyebiliyorsa,
eğer salonda küfür mikrofonla yayılabiliyorsa,
eğer yayın kesilerek gerçekler karartılmaya çalışılıyorsa,
ortada spor değil, sahipsizlik vardır.

Karşıyaka sahada mücadelesini verirken, saha dışında linç edilmesine göz yumulamaz. Bu olayın üzeri örtülürse, yarın başka bir salonda daha ağırının yaşanmasının önü açılır.

Federasyon derhal soruşturma başlatmalı, sorumlulara ağır yaptırımlar uygulamalıdır.

Aksi halde herkes şunu bilecek: Türkiye’de voleybolu kurallar değil, kaos yönetiyor.

Kaynak Mert Erboy Karşıyaka Haber Gazetesi

Kerim Küçük.